Gencay COŞKUN
11.04.2025
Giriş
21. yüzyılın eşiğinde, teknolojinin ve yapay zekânın insan hayatına entegre edildiği, küresel diplomasi ve uluslararası hukuk ilkelerinin evrensel değerler üzerine inşa edildiği çağımızda, bir halkın sistematik olarak yok edilmesine tanıklık ediyoruz. Filistin topraklarında yaşananlar; bir çatışmadan, bir siyasi çekişmeden ya da sıradan bir savaş hâlinden ibaret değildir. Bu, insanlık tarihine bir soykırım olarak geçmekte olan, tüm dünyanın gözleri önünde işlenen bir insanlık suçudur.
Tarih Tekerrür Etmemeli
İkinci Dünya Savaşı’nda Naziler tarafından Yahudi halkına karşı işlenen soykırım, tarihin en karanlık lekelerinden biri olarak hâlâ hafızalardaki yerini korumaktadır. Holokost, sadece Yahudilere değil, insanlığa karşı işlenmiş büyük bir suçtu. O dönemde yaşananlar, insan hakları hukuku, savaş hukuku ve Birleşmiş Milletler’in varoluş gerekçelerinin temelini oluşturdu. Ancak ne acıdır ki, bu acı geçmişe sahip olan bir halkın, tarihsel travmalarını başka bir halka yaşatması, hem vicdani hem de hukuki olarak kabul edilemez bir çelişkidir.
Filistin’de Gerçekleşenler: Hukuki Tanım ve Gerçeklik
Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Roma Statüsü’ne göre soykırım, “bir ulusal, etnik, ırksal veya dini grubun tamamen ya da kısmen yok edilmesi amacıyla işlenen eylemler” olarak tanımlanır. Bugün Filistin’de çocukların, kadınların, yaşlıların hedef alınması; su, gıda, elektrik gibi temel yaşamsal kaynakların kesilmesi; hastanelerin ve okulların bombalanması; yerleşim alanlarının yerle bir edilmesi bu tanımın doğrudan karşılığıdır.
Uluslararası Af Örgütü, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi ve birçok bağımsız kuruluş, Gazze’de yaşananların sivillere yönelik orantısız güç kullanımı, toplu cezalandırma ve etnik temizlik niteliğinde olduğunu raporlamaktadır. Bu durum sadece siyasi bir anlaşmazlık değil, bir halkın kolektif cezalandırılmasıdır.
Vicdanın Yeri: Sessiz Kalanlar da Sorumludur
Bu manifesto, herhangi bir ırkı, dini ya da etnik kökeni hedef almaz; bilakis, insan olmanın sorumluluğuyla kaleme alınmıştır. Mazlumun dini sorulmaz. Zulüm kimden gelirse gelsin, adı zulümdür. Suskunluk, zulme ortaklıktır. Bugün dünyanın birçok entelektüel çevresi, akademisyenleri, sanatçıları ve vicdan sahibi insanları Filistin halkı için ses yükseltmekte, insan haklarının ihlaline karşı durmaktadır.
Nasıl ki geçmişte Yahudi halkı için sokaklara çıkan milyonlar, kampanyalar yürüten entelektüeller olduysa; bugün de Filistin halkının yaşama hakkı için aynı duyarlılığı göstermek insanlık görevidir.
Bir Çağrı
Bu manifesto, tüm dünyadaki vicdanlara, entelektüel camialara, devletlere, sivil toplum kuruluşlarına ve bireylere bir çağrıdır:
- Tarafsızlık kisvesi altında sessiz kalmayın.
- Uluslararası hukuk işletilsin.
- Filistin’de yaşanan soykırım açıkça tanınsın.
- İnsan hakları sadece güçlüler için değil, korunmasızlar için de geçerli olmalı.
- Sivillerin korunması, siyasi çıkarların önünde tutulmalı.
Ayrıca, sistematik zulme ortak olan devletlere ve şirketlere yönelik ekonomik boykotlar uygulanmalı; duyarlı tüketiciler, iş dünyası ve hükümetler bu konuda açık ve kararlı adımlar atmalıdır. Zulmü dolaylı yoldan finanse eden ticari ilişkiler sona erdirilmeli, muadil üretim ve tedarik sistemleri oluşturularak bağımsız ve adil bir ekonomi ağı kurulmalıdır. Uluslararası yardımlar, askeri destekler ve hibeler şeffaflıkla gözden geçirilmeli; insan haklarına aykırı davranan rejimlere aktarılan kaynaklar derhal kesilmelidir. Bu sadece bir ahlaki duruş değil, aynı zamanda küresel barışa ve adalete hizmet edecek stratejik bir adımdır.
Sonuç
Bugün sessiz kalınırsa, yarın başka bir halk benzer acıları yaşayacaktır. Ve o zaman tarih, “Neden sustunuz?” diye soracaktır. Bu nedenle, Filistin için sesimizi yükseltmek; sadece Filistin halkına değil, insanlık onuruna sahip çıkmaktır.
Bir çocuğun çığlığı hiçbir siyasi argümandan daha yüksek, daha gerçek ve daha evrenseldir.